Anılar-9 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anılar-9 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2010 Pazartesi

Saraçhane # 1970


Photo : James P.Blair

Yakın sayılır çocukluğumun geçtiği mahalleye Saraçhane . Vatan Caddesi'nde şimdiki Migros'un olduğu yerde büyüdüm ben , eskiden Lunapark'tı ve küçük olduğum için maalesef bana yasaktı . Topkapı Hastanesi'nin bahçesinde morgun hemen yanında yapardık maçlarımızı , ölülerin yanında yeteneklerimizi gösterirdik bir meşin yuvarlak peşinde . Adımla adam almayı öğrendik sokakla adam olmayı . Bazen Van Basten olduk bazen de Klinsman ama daima Maradona . Yarı beline kadar camdan fırlayan anneler reçelli ekmek öncesi kafamıza vura vura bizi yıkarken aklımızda yalnızca top vardı hem de çevreye en zararlısından fakat bir o kadar yararlısından ; plastik . Bombeli , yamuk , inik , şişik plastik top . İki taşın arasından geçtiği an hayatın anlamı olan , iki bacağın arasından geçince namusları sorgulatan . O zamanlar buralar hep yeşildi klişesinden çok her yer bizimdi , açıktı , geniş alandı , çocukları düşünmeyen müteahhitler henüz varolmamıştı . Joysticke değil bacaklara emir veren beyinlerin masumane karşılaşmaları ve üç korner tabiki penaltı . Şimdi özlemle anıyorsak geçmişi , sokakta gördüğümüzde çekiyorsak nefesimizi ve gidiyorsa içimiz top peşindeki çocuklarla hani ; beni de aranıza alın lan çok güçlü olmaz bizim takım yemin billahi ...

6 Ocak 2010 Çarşamba

İlkokul ...


Yeşilköy'de okudum ilkokulu bilenler olacaktır illaki ; Halil Vedat Fıratlı ismi . Sahil kenarında olup devasa bir bahçesi olan okul . Sınavla alınıyor , pansiyonlu bölümü sebebiyle yatılı kısmı da mevcut , sabah-öğle-ikindi-akşam yemekleri veriliyor . Etüt dersleri , 3. sınıfta İngilizce dersi falan var . Şu an yazdıktan sonra anladım ki amma alengirli okulmuş lan , bayağı zenginmişiz zamanında demekki .

Okuma - yazma bilerek okula gitmek her çocuğa nasip olur inşallah . Ben şanslılardandım . 4 yaşında (biraz erken mi ne!) ablam sağolsun yardım etti , okuma-yazma işi bitti . Sınava bile girmeden kazandım , yazıldım okula . Bir havalar bir havalar görmelisiniz beni ! Sanki 3 ay sonra aynı olmayacağız , kimse beceremeyecek okumayı . Herkes okuyacak yazacak nasıl olsa , neyin havası kafasız ! Gerçi etüt derslerinde öğretmenimizin işi olduğunda bir süre ayrılmak zorunda kaldığı zamanlarda kara tahtayı (sonra beyaz olmuştu) ve öğrencileri bana emanet etmesinin gururu ve değeri nasıl izah edilir bilemiyorum . Sanırım yalnız değildim Levent diye bir lavuk da aynen benim gibi okuma-yazma biliyordu . Lan tek olsaydım kurardım krallığı ama 3 ay çabuk bitti .

Kurdela takmak diye birşey vardı değil mi ? Benim hiç kurdelam olmadı anne ! Okuma-yazma öğrenenlerin kurdelası takılırdı göğüslerine . Bayram olurdu , kutlanırdı falan . Ne kutluyorsunuz oğlum ben 3 senedir biliyorum , bir bok yok öyle ahım şahım birşey değil lan diyordum kimse beni dinlemiyordu ! Sınıf başkan yardımcısı oldum da kendimi dinlettim , yaramazlar yazıp bol çarpı işareti çiziyordum tahtaya . Ne yesem yarıyordu halbuki büyüyordum bilinmezliğe ...

İlkokulumun bahçesinde koskocaman bir çitlenbik ağacı vardı . Bir kış boyunca her öğlen tenefüsleri (ki 2 saate yakın bir aramız vardı) ağaca saldırıp dalları kopartırdık . O kadar çok çitlenbik yemişim ki hala kokusu , tadı ve şekli aklımdadır . O ağaç öyle bir kaynaktı ki yıllar sonra aynı muhabbeti yapan alt devrelere de rastlamıştım ...

Bizim okul denilince bir tek şey akla gelir ; havuç kızartması . Öğlen yemek zamanı gelince herkesin içten içe bugün acaba havuç kızartması var mı düşüncesi gözlerinden okunurdu . Şimdi başka okullarda okuyanlar için birşey diyemem anlamayacaklardır ama az çok bu okulu bilen , okuyan , arkadaşı olan birileri de ''hah işte bu'' dediklerine adım gibi eminim ! Facebook açılmış yeni yeni adapte oluyorum . Her Türk genci gibi ilkokul arkadaşlarımı aratıyorum . Bizim okulun sayfasına baktım hemen açılmış . Oh dedim ne güzel bir-iki tanıdık bulursam eski günleri yad ederim . Arıyorum ama benden önceki dönemler var hep . Zaten topu topu 2 sınıf var o senenin mezunu . Ben 91 mezunuyum ; 80 mezunu bir ablamız ile konuştum . Havadan sudan geyik meyik derken bana havuç kızartması senin döneminde de yapılıyor muydu dedi . O an tüylerim diken diken olmuştu . Ne oluyoruz lan dedim , Havuç Kızartması tarikatı mı bu ! Süper tedirgin olmuştum hatırlıyorum . Olmaz mı ablam dedim , havuç kızartması forever . Hala tadı damağımda demişti de gözlerim dolmuştu . Ahh havuç kızartması ahhh ... Ha bu arada bir yeseydiniz havuç kızartmasını anlardınız 30 yıllık serüveni , neden böyle denildiğini . Mükemmelin bir ötesi ...

Annemi okulun mutfağına sokmuştum tarifini alsın diye ama nafile ! Aynısı olur mu hiç ? Benim annem güzel annem melodisi ile uğurlamıştım , zaten hiç sevmezdim okula gelmesini . Ablam ile abim çok büyük olduklarından ben üçüncü çocuk olaraktan ebeveynlerimin yaşlılık zamanına denk gelmiştim . İlkokula giden bir çocuğun annesi babası olsa olsa 35 veya 40 yaşında olması gerekirken , benimkiler 57 ve 45 yaşındaydılar . Babam beyaz saçlıydı ve ben okula gelmesini asla istemiyordum . Resmen utanıyordum a.q. ! Çocuk aklı işte , şimdi yanımda olsa ve sadece bir yüzünü okşamak mümkün olsa dünyaları verirdim ...

Dördüncü sınıfı misket oynayarak geçirmiştik . Kim başlattı bu akımı bilmiyorum ama tüm kış misket oynadık doymadık . Mors en çok oynadığımız oyundu . Ayrıca okula top sokmak yasak olduğundan kağıttan top yapardık . Tüm kağıtlar birleştirilip topak haline getirilir , sonra uzun bir bant aracılığı ile yaklaşık 30 dakikalık bir top yapılırdı . 30 dakika diyorum iyimserliğimden olsa gerek ; bir-iki verulduğunda açılan çok top yapmıştık . Sonra sonra tecrübelendik uzun süre patlamayan , dağılmayan toplar yapmaya başlamıştık . Müdürün kurt köpeği vardı azman gibi birşey , bazen topu alır ağzına alır ve götürürdü . O kadar emek verdikten sonra gözümüzün önünde topun öyle gitmesine tüm çocuksu masumiyetimizle küfür ederdik . Saydırırdık müdüre , köpeğine ve acizliğimize ...

Bir kupa maçı vardı öğleden sonra okulda ; Fenerbahçe-Galatasaray . Televizyon olduğu için her sınıfta rahat rahat seyrediyordu herkes . İlk yarı skor 3-0 sarı kırmızılılar lehine . Haberim var skordan ama benim hiç umrumda değil , oturdum sahile , ayaklarımı uzatıyorum . Aradan biraz zaman geçti , sonra bir baktım okulun içinde koskoca bir Fener bayrağı dalgalanıyor . Lan dedim ne oluyor . Meğer efsane bir maç olmuş o anda ve 10 yaşındaki veletler sanki staddaymışlar gibi ilkokulda bunu kutluyorlar . Ne zaman soktunuz onu , ne ara buldunuz , ne sevinmesi falan çok şaşkındım . Hala o bayrak nereden çıktı anlamamışımdır ...

5. sınıfın son günü . Hiç unutmam çok ağlamıştım . Hatta en çok ağladığım arkadaşım da bu adam . Nereden nereye lan ! Çok yaramazlık yapmışızdır beraber , serviste , sınıfta , okulun dışında çok hınzırlıklar peşinde koşmuşuzdur . Beni 100 cm.lik cetvelle 45 dakika boyunca döven bir öğretmenim vardır ki hala görsem ellerini öperim . Zira benim daha 2. sınıfta yaptıklarımı yılbaşında turist kızlara yapıyorlar ki vay öküz ben vay !

Hatırladığım tek Beşiktaşlı sanırım bendim ilkokulda . Bir de Ferhat diye bir çocuk vardı çok yakın arkadaşım . O kadar az olduğumuzu hatırlıyorum ki şaşkınlık verecek derecede Beşiktaş haricindeki iki takımdan o kadar çok vardı ! Aynı şekilde orta okul ve lisede de . Anca üniversitede sayıları dengelemiştik ...

İlk aşkım olan Tuğçe , seni seviyorum dediğim ilk kız Meral ve hiç unutamadığım Senem , Didem ve Nihan . İlkokul aşklarım bunlar . 5 seneye sığan 5 küçük yürek . Tuğçe ile Senem'in evlendiğini biliyorum , Meral benim gibi bekar ama Didem ve Nihan'dan haberim yok . Muhtemelen vardır bir eşleri . Ama daima kalacak hafızamda hoş ve tatlı izleri ...

Halil Vedat Fıratlı ... İlk okulumun adı . Hayatımdaki en güzel yıllar , ilk heyecanlar , ömür boyu sürecek arkadaşlıklar ve hayata yeni başlangıçlar ... Devam edecek anılar , şimdilik sevgiler saygılar ...

Not : 21 Ocak 2010 günü büyük gün ...

31 Aralık 2009 Perşembe

Yılbaşı Demek ...


Yılbaşı demek ; tombala , kuruyemiş , milli piyango ve dansöz demektir . TRT'de yasaklı olan sanatçıları yılda bir kez olsun izlemek demektir . Azıcık Zeki Alasya çokça Metin Akpınar demektir . Bir önceki yılı yaşlı olarak uğurlayan yeni yıl bebesine katlanmak demektir . Komedi Dans Üçlüsü demektir . Orhan Boran kalitesi ve Halit Kıvanç samimiyeti demektir . Evde akrabalarla birlikte sobadaki kestaneleri sabırla beklemek demektir . Büyüklerin içtiği rakıya kola ile karşılık vermek demektir .Yeni yıl yeni yıl yeni yıl yeni yıl herkese kıtlu olsun şarkısına eşlik etsin demektir ...

Eski yılbaşlarını özledim ...

30 Aralık 2009 Çarşamba

Efes Pilsen - Neler Yaşandı Bir Bilsen !

Koraç Kupası finali ; Efes Pilsen - Stefanel Milano . Mekan Abdi İpekçi , sene 1996 . Hiç maç kaçırmamışım kupaya uzanan süreçte ve final nasıl kaçar ulan demişim sabahleyin dokuzda sıraya girdiğimde . Maç Abdi İpekçi'de , tenha olur beklentisiyle aşınan adımlar ve büyük bir şokla kendine gelen 16 yaşında bir küçük adam ! Ben bir Beşiktaş - Galatasaray maçı hatırlarım Sergen'in attığı şampiyonluğun geldiği , ben çok kez Sığmıyoruz tezahüratlarını hatırlarım sezon açılışlarında ve ben bir de Koraç Kupası finalini hatırlarım Abdi İpekçi önünde . Aman allahım ne oluyor ? Mahşeri kalabalık sözkonusu ve maçın başlamasına daha 10 saat falan var . Okulu kırmışız gelmişiz , yanımda kızlı erkekli 20 kişi bekliyoruz . Türk milletinin bir türlü sıraya girememesi ve düzenli kuyruğu becerememesi ile 5-6 saat oradan oraya sürükleniyoruz . Son saatler karaborsacı , at hırsızı , final görmek isteyen ayak takımı da dahil olunca işkence haline dönüşüyor . 20 kişi ile başladığımız tayfa 10 kişiye düşmüş , sonra o 5 ile sabitlenmiş saatler sonra anlıyorum . İnatçıyım bu maça gireceğim .

Küçüğüm tabi o sıralar , resmen ayaklarımın yerden kesildiği zamanlar oluyor . Sıra o kadar pespaye ki koskoca insanlar ittiriyor , kaktırıyor , araya dalıyor , milleti sıkıştırıyor . Polis durur mu hiç , bilmem kaçıncı müdahalesi ile Türk koyunlarını hizaya dizmeye karar veriyor . Saatlerce kuyrukta bekleyenler cop darbeleriyle dışarıda kalıyor , ben polisin müdahale mesafesinden kaçınıyorum ve Meksika dalgasının o günkü vücut bulmuş halinde bir o yana bir bu yana itilip kakılıyorum . Bitmiyor müdahaele ve mücadele . Tek sıra olunuyor ama nafile . O sırada benimle birlikte gelen arkadaşlarım ile göz göze geliyorum , artık hiç biri sırada değil , sıranın dışındalar ve bu güruh ile sırada akraba olmak istemiyorlar , sadece bilet kuyruğundakileri seyrediyorlar , onlardan biri de benim . Acıyan gözlere sahip ise onlar !

Gişeler açılıyor en nihayetinde , hurra kelimesi duyulmasa da hissediliyor . 2 metrekarelik gişenin önü 450 insan yarıçapında diyeyim gerisini siz düşünün . Ya dışında kalacağım ya da bu çemberin içinde yer alacağım , alacağım o bileti ve gireceğim bu maça kaçarı yok . 16 yaşındasın oğlum sen gitsene evinde atari oynasana yakari makari ! Verilen 10 saate yakın emek boşa gitmemeli . Hava kararıyor iyice ve polis artık copu çocuk oyuncağı gibi kullanıyor , bacaklara çat çat iniyor o lanet demir sopa , acıyı hisseden kuyruk canavarının içine gömülerek hizaya girmiş oluyor ancak kaç kişiyiz be birader , binlerce insana mı vuracaksınız ? Kaktırma ve ittirme meselesi sonrası akrabalık derecesi ile iki bilet diyorum gişedeki adama . O kayıtsız olaya , dışarıda sülalesi boru dansı yapsa umursamaz , görmez , bilmez , duymaz ! Ne perişan olmuşum siz düşünün ki herkesi yarıp aldığım iki bileti havaya kaldırıyorum ve aldım ulaaaaan diye bağırıyorum . Yanıma 20 kişilik arkadaş grubumdan biri geliyor ve indiriyor elimi . Zira o an aç insan için ekmek ne ise maça girmek isteyen kalabalık için de bilet o ! Yaklaşık 10 saat o kalabalıkla boğuşmanın zaferi ellerimde artık ancak bir değil iki biletim var . Bakıyorum çevreme , çabuk pes edip sıradan çıkanları eliyorum , bu maça girilmez deyip karaborsa bilet kovalayıp avuçlarını yalayan ancak daha sonra nasıl olsa bu çocuk sırada , belli alacak da onu bekleyeyim diyenleri geçiyorum , hoşlanıp hoşlanmadığım da o an bir önemi yok tüm kızları pas geçiyorum ve sıra dışında beklemekten başka hiç bir şey tapmamış 15 kişilik tüm arkadaş grubuma sırt çeviriyorum . Hakedeni bulmalıyım , buluyorum da . Son polis müdahalesi ile sıradan ve yanımdan kopan , 7 saate yakın , bıkmadan usanmadan benimle o sırada duran ve elimi indirerek beni belki de ölümden kurtaran arkadaşımın eline diğer bileti koyuyorum ; ''Haydi girelim artık içeriye ...''

Hatırladığım tek şey son saniyede kaçırdıkları boş bir smaç ve o smacım onları kupadan etmesi belki de . Maçta ne oldu umrumda bile değil inanın . O gün sahada oynayanların belki bilgisi bile yoktur dışarıda yaşananların . Her yerim ağrıdı ve sızladı maç boyunca . 8 sayı ile yendik , gittik orada 7 sayı ile yenip Türk basketbol tarihine altın harfler ile Efes Pilsen yazdık , helal olsun . Ben şahsen bu başarıda az da olsa payım olduğunu düşünüyorum . Hiç bir maçlarını kaçırmadığım gibi , finalde de ezilme tehlikesi ve maç girme inadı sayesinde bu kupa içindeki çorbada bir parça tuzum olmuş oldu sanırım naçizane . Güzel günlerdi Naumoskili , McRaeli , Oyguçlu , Mirsadlı ... Değdi mi derniz onca işkenceye , hiç düşünmeden evet derim . Zira bir Avrupa Şampiyonunu gözlerimle gördüğümü eklemek isterim . Yine olsa yine gider misiniz derseniz de haydi sağlıcakla deyip o senenin oyuncu kadrosunu yazıp çeker giderim ... Ha bir de Efes , enfessin :)

1995-96
Petar Naumoski, Conrad McRae, Ufuk Sarıca, Volkan Aydın, Tamer Oyguç, Mirsad Türkcan, Murat Evliyaoğlu, Mustafa Kemal Bitim, Hüseyin Beşok, Bora Sancar, Alpay Öztaş, Erdal Bibo (Antrenör Aydın Örs)

10 Aralık 2009 Perşembe

Damacana Bildirmeye Devam Ediyor ...

İlk posta geçen Cumartesi gelmişti Ömer arkadaşımızdan . Bu da ikinci hala bildiriyor , doymadı herif ! Karşınızda damacana buyurun okuyun ...

Fahri (ama Tatan değil) muhabiriniz Damacana'nın bitmek bilmeyen eski açık izlenimleri sürüyor ...

- Soğuk ve puslu bir İstanbul günü . Geçmek bilmeyen saatler . Elin İngilizi'nin 19.45'te gittiği maça ona çeyrek kala gidecek olmanın dayanılmaz sabırsızlığı . Es sind die besten , fark yedik yine pesten ...

- Stadın önü . Evinde bir galibiyet özlemiyle gelen vefakar taraftarlar , taaa Moskova'dan kalkıp bizim kale arkasına gelmiş soluk yüzlü Ruslar ve tabii güzel ablalar . Yüzümüzde soğuk , semtten kalma bir yorgunluk giriyoruz içeri . Polis bile üstümü ararken 'hayrola uykulusun' diyor , eeee saat 21.00 be kardeşim , tv başında esneme vakti .

- Beşiktaş Avrupa'da kendi evinde hiç 3 kez üst üste kaybetmedi . Bir büyük takım istatistiği değil ama köklü bir takım istatiği . 1957'den beri buralardayız , iki çeyrek final gördük . Eski bir UEFA şampiyonuyla oynuyoruz , belki de Avrupa'daki son maçımız ama tribünler dolmuyor . Şampiyonlar Ligi'nin en pahalı biletini satıyoruz çünkü . Herhalde Şampiyonlar Ligi ürünü basmayan yönetim biletleri saklamamızı istiyor .

- Eski açığın müdavimleriyle selamlaşma , çekirdek alışverişi , kuru soğuk , bangır bangır çalan müzik derken ısınıyoruz ortama . Neden bilmem herkes CSKA'ya ve hakeme kıl oluyor . Önümüzde ısınan Hansson'la makara yapıyoruz : Yaktın ulan İrlanda'yı ...

- CSKA'lılar göz ucuyla tribünü süzerek ısınıyor , kapalıdan duyulan küfürler ... Hemen yanımızda , numaralıda parasını verip gelmiş CSKA'lılar var (lan daha ben gidemedim a.q) ... Holiganlık seviyem artıyor , biraz da makara olsun diye laf atıyorum , en çok güvenlikler gülüyor bu halime ...

- Tüm stadı saran korkunç bir destek , şehitler ölmez vatan bölünmez , Champions League Theme ve maç başlıyor . Telefonuma kaydediyorum bütün bunları . CSKA taraftarının yepyeni bir deneyim yaşadığı çok açık ama onlar da boş değiller . Tello'nun pozisyonundan sonra bütün momentum bize geçiyor , coşku son haddinde artık .

- Wolfsburg maçının skorunu nasıl öğreneceğiz lan derken skorbordun akıllı olduğunu farkediyoruz . Ulen böyük organizasyon şu ŞL ... Herkesler gol atıyor , biz gene gidemiyoruz emanet stoperin üstüne . Madem oynayamıyosun bari taça at derken ısrarla oyunda tutmaya çalıştığımız topu kaybediyoruz , rüzgar gibi geliyorlar , bir tek pas ve gol . Altın saçlı Krasic sahnede . Gol sevincinin bokunu çıkarıyor haliyle ama numaralıdakilere ne demeli ? Bu kadar mutluluk tahrik yapıyor bünyede dönüp küfürü basıyoruz Ruslara . İlk yarının sonuna doğru 'aman bir kaçak olmasın' diye iki polis gelip oturuyor Rusların yanına .

- İğrenç bir devre arası yaşıyoruz . Manchester önde , takım mağlup , Bobo ağır , Ernst yorgun , Toraman dağınık . Tello umudumuzu auta atmış . Biz de çay içiyoruz . CSKA'lılara leblebi atmak gibi bi muziplik düşünüp sonra vazgeçiyorum .

- İkinci yarı . Değişiklik yok . Biraz daha atağız , pozisyonlar daha etkili ama o kadar . Tribünler tam 'Uefa'yı ...tiret' derken Rüştü sakatlanıyor . Hava soğuk , oyun soğuk . Bari Korcan girsin , Şampiyonlar Ligi şampiyonu mu olucaz bu saatten sonra derken Rüştü devam ediyor . Sağlamcıyız ama sağlam bir takım değiliz maalesef . Bu kadar ön liberoya karşı çatır çatır boğuşuyor CSKA .

- Denizli 9 milyonluk Tabata'yı düşünmüyor bile . Sakil yöneticilerimiz utanmadan Krasic'in fiyatını sorarken Nihat giriyor . Yine ucuz tepkiler sağdan soldan . Krasic çıkarken alkışlayanlara basıyorum kalayı , iyi oynamış olabilir bana ne bundan ! Stamford Bridge'de Sergen çıkarken neler oldu var mı hatırlayan ? Herşeyi böyle kıçımızdan anlıyoruz işte , o yüzden Nihat'ı yuhalayanlara veryansın ediyorum .

- Ferrari kaçırıyor , Nihat kaçırıyor , Toraman kaçırıyor , Deli kaçırmıyor . Yapıyor ortayı sapasağlam , lan yine seviyor Allah ...

- Golden sonra numaralıdaki abiler kurtlarını döküyorlar Ruslara , eeeee biz de haliyle . O kadar olacak ; güvenlikler bile bekledi bu golü . Nobre sahnede , giden gelmiyor artık , herkes çılgın gibi , gol olacak , Kartalım kazanacak . Son dakikalar Akinfeev ve hakem nefretiyle geçiyor , Aldonin golü atmadan önce de millet gitmeye başlıyor zaten . Az önce omuz omuza bağırdığımız tipler iyi akşamlar bile demeden gidiyorlar . İyi bir akşam değil , haklılar ...

- Yine hüzünlü bir maç çıkışı . Ama en güzelini sona saklamış Yaradan . Beşiktaş'a yürürken yükselen 'Filip' sesleri . Baktım , Holosko ! İlk kez görüyorum saha dışında , kaçar mı , hemen bitiyorum yanında . Herkes fotoğraf çekme telaşında ama kaçacak eleman , iki pozluk vakti yok . Yenilgiden çok etkilenmemiş gibi , ben de başka bir abiyle poz verirken çekiyorum bu anı . 'Hade yaa' diyor iş biraz uzun sürünce . 'Filip, you are the one!' deyip baş parmağımı kaldırıyorum , gözleri parlıyor ve biniyor taksiye .

- Üsküdar'da minibüs beklerken bizi arabasına alan Makedonya - Gostivar'lı bir abimizin arabasıyla eve varıyoruz . Ona ve bu geceyi paylaşan bütün Beşiktaşlı dostlara selam ederim.

Eve dönüyoruz yine ...

26 Kasım 2009 Perşembe

Maçtan Erken Çıkanlar Parmak Kaldırsın


Kurban Bayramı kapıda ya aklıma eski bayram günleri geliyor . Akraba gezmeleri , Kilyos Körler Derneğine ailecek kurbanlık koyun götürmeleri , mahallede kız kaçıran , torpil ve füze hengameleri , alınan harçlık , para ve bayramlık elbiseleri . Hepsinin anlamı başka ancak aynı kanı taşıyan insanlarla görüşmenin , buluşmanın ve bayram sebebiyle birlikte olmanın keyfi bambaşka . Maalesef akrabası az olan bir insan evladıyım . Ebeveynlerimin bir çocuk daha yapmayı hatırladıkları zamana denk gelmişim . Bu sebeple etrafta kimseler kalmamış . Zaten olanlar da gerçek akraba sayılmaz . Mesela bir kuzenim var . Gerçek kuzen değil teyzemin torunu ama kardeşten öte . İsmi Erkin Selen . Bu sitenin açılışındaki videodaki kişi kendisi . Hatta meşale gününde sırtı polis copuyla şişmiş fotoğrafını eklemiştim bir aralar . Maçlara 10 senedir istikrarlı bir şekilde beraber gideriz . Ondan önceki 20 senelik süreçte ise Beşiktaş sevdasının kalbime kazınmasındaki en önemli isim Erkin'in babası Güray Eniştem gelir . Beşiktaş'ı özümseme yıllarımdaki kahramanım olur kendisi . Ve bir de Erkin'in kardeşi Engin . Ailece Beşiktaşlı olduklarını söylememe gerek yok herhalde . Diğer aile gelenekleri ise maçtan erken ayrılmaları . Erken ayrılma derken evlerinin Küçükyalı'da olması en önemli sebepleri . Ancak benim garibime giden hepsinin ayrı ayrı değişen dakika seçimleri . İsterseniz biraz tribündeki hallerinden bahsedeyim açıklayıcı olsun babında ...

Güray Selen ; çocukluğumdaki siyah beyaz sevdanın başlangıç adamı olur kendisi . Dünya gözüyle gördüğüm en kral , en komik ve en baba adamlardan biridir . Büyük maçlar öncesinde evini Beşiktaş bayraklarıyla donatır , her golde kornaya bastırır ve Beşiktaş marşlarıyla dolu teybin sesini sonuna kadar açtırır . Ellerini birleştir ve kollarını aç gibi bir çok totemi hala uygulatır . Küçükken alırdı beni ve oğullarını Metin-Ali-Feyyaz zamanının tüm güzel maçlarına götürürdü . Sabahın köründe teyzem uyanmadan yanımda yolluklarla siyah-beyaz sevdanın peşine çok düşmüşümdür elini tutarak . Hatta bir sabah Galata Köprüsünün yanışına da şahit olmuştuk . Kapalı tribünün eski müdavimlerindendir . Alen yolda görse ve hatırlarsa kendisini elini öper öyle söyleyeyim . Şimdi ise yeni açıkta ikame etmektedir . Alışkanlıktan olsa gerek maçın başlamasına ortalama 3-4 saat önce stada gelir yerini alır , son dakikaları beklemeden evinin yolunu tutar . Dakika 85 olduğunda Güray Enişte staddaysa anlayın ki birşeyler ters gidiyordur . Tahmini olarak 82. dakikada son olarak dönüp arkasına mabede bakar . Tekneye yetişmelidir uzatmalarla birlikte kalan 15 dakika önemini yitirmiştir .

Erkin Selen ; dosttur , candır ve candan yakındır . Hiç olmayan Almancası ile Hollandalı taklidi yapar , yırtık kot ve pazar tişörtü ile bizi Reina'ya sokar ve taksicilere turist olarak kendini tanıtıp hayırlı işler abi diye arabalarından iner . İstanbul'da damsız içeri almayan hiç bir gece kulübü şiveli Almancasına karşı koyamaz . Tabi bunda daimi tercümanı olarak benim de payım unutulmamalıdır . Beraber Ankara'ya Gençlerbirliği şampiyonluk maçına gitmişliğimiz vardır . Sabah 7'de şehire vardığımızda kepenkini yeni açan bakkala bira sormuşluğumuz da ! Önce yeni açık , sonra eski açık ve en son kapalıda bizlerle birlikte yer alır . Bundan 12-13 sene önce babası yeni açığa geçtiğinde numaralıdan babasının olduğu yere doğru ''fakiiiiir'' diye bağırmışlığı vardır yağmur yağarken ! Onun dakikası kuşak farkından olsa gerek 85'tir . Hadi koçlar ben kaçtım dediği anda skorbord hiç bir zaman 90.00 olmamıştır . Bir tekne bekliyordur bir de evde yatmadan önce indire gandi yapacağı birası .


Engin Selen ailenin en küçüğü . Küçük derken 25 yaşındadır kardeşim . Eskiden teyzemin ''bunun boyu hiç mi uzamayacak ?'' dertlenmelerine sevimli bir zebellahdan hallice olarak cevap verdi . Abisi ve benle birlikte küçüklük hatıramız olan Manyak Kardeşler grubumuzun , telefonla insanları işletme şakalarımızın ve her ergen Türk genci gibi kaset doldurmalarımızın baş aktörlerinden birisidir . Beşiktaş maçlarına pek rağbet etmez , televizyonda izlemeyi tercih eder . Aslında söylemek gerekirse maç seçer , bilet fiyatının durumuna göre derbi karşılaşmalarında staddaki yerini alır . Modern yapıda , yeni kuşak olması sebebiyle ve 80'lerin verdiği gazla dakika ve maçtan ayrılma konusunda biraz daha esnektir ailenin diğer üyelerine göre . Dakikası 87'dir . 88 ve hatta 89'u gördüğümüz de olmuştur . Hadi abilerim ben gidiyorum yolum uzun cümlesi ile aramızdan ayrılır . Tekne kalabalıklaşmadan ve diğer kıtadaki evi bir yere kaçmadan güle güle deriz . Deriz de Selen Ailesini gerçekten çok severiz (orası ayrı) ...

Geçen gün Fenerbahçe maçı öcesi Beşiktaş'ta içerken bu geleneklerindan bahsettik abi ile kardeşe . Çok güldük , çok eğlendik . Hatta Güray Eniştemin babasının ilk yarıda , dedesinin de santrayla staddan çıktığına abartarak güldük . Elbette maç sallantıdaysa Selen Ailesi bir şekilde 90 dakikayı tamamlamak zorunda kalıyor ancak buna rağmen hakemin düdüğünü beklemediklerini hatırlıyorum . Hatta bir Marsilya maçında skor 0-1 iken çıkan eniştem 2-1 kazandığımızı eve gidince öğrenmişti . Maçtan erken çıkma kavramı eski yıllara özgü bir durum bana göre . Artık örülen demir ağlar ve alternatif toplu taşıma araçlarıyla çıkıştaki kalabalık pek bir şey ifade etmiyor . Yine de evi yakın da olsa hakemin bitiş düdüğünü duymak istemeyen arkadaşlarımız illa ki olacaktır . Selen Ailesi gibi davrananlara , ben buralardan sesleniyorum oralara ; var mı parmak kaldıran aranızda ?

16 Kasım 2009 Pazartesi

İzmir'de Fenerbahçe Maçı

İzmir'e gitmek için havaalanındayım Cuma günü .
Arkadaşı bekliyorum .
Elimde takım elbise , diğerinde bavul ve ağzımda sigara .
5 dakika olmadı arkadaş geldi .
Üstü başı herşeyi siyah beyaz en büyük Beşiktaş .
Dedim ''Hayrola maç mı var ?'' .
''Yuh'' dedi .
''Yarın akşamki maçı bilmiyor musun ?
Her zaman her yerde en büyük Kartal'' dedi .
Ne maçı oğlum dedim saçmalama .
Hadi maç olsa biz şimdi gidiyoruz İzmir'e , ne alaka?''
''Fenerbahçe maçı yok mu abi yarın akşam ?'' ...
Demesiyle elimdeki askıyla aduket ...
Diğer elimdeki bavulla dalsım dalsım yapmam çok sürmedi ...
Haftaya lan haftayaaaaaaaaa diyordum en son check-in işlemi sırasında bunu içeriye bavul niyetine verirken ...
İzmir'e gidince aldık bunu bagajdan ...
Kargo bölümü sağolsun pürüpak olmuştu ...
Ancak yine de cevval hali gözden kaçmıyordu .
Kıpır kıpır aymaz ...
Lan dayanamadım ...
Dedim konuş ...
''Abi'' dedi .
Haftaya Fener maçına bilet bulur muyuz ?

İzmir'de Bir Meyhane

Cuma akşamı İzmir Çamdibi denilen bir yerdeyim .
Kına gecesi adı altında red bul votkadan halliceyim . Üzerimizde full takım elbise , düğün salonundan çıkmışız gönlümüze ve ağzımıza hitap edecek güzel bir mekan arıyoruz . Mevzudan fazla uzaklaşmadan ve geç kalarak sevdiceğimi kızdırmadan bir tek atıp döneceğiz kınaya ! Sonuçta gelin ile damata da ayıp olmasın , gözleri bizi aramasın . Giriyoruz önümüze gelen ilk meyhaneye hoşgeldiniz gençler diye karşılıyor bir abimiz . Söylüyoruz aceleden arpamızı , ikinci yudum boğazdan geçmeden bir bakıyoruz damat bey yanımızda . ''Oğlum gelini bırakmışsın ...'' demeye kalmıyor sağlığa , düğüne , şerefe , Beşiktaşlılığa kalkıyor kadehler . Tuvalete hedefleniyorum sıradaki amcamız tutuyor kolumu ; ''Sen nerelisin birader ?'' Diyorum ''Forza İstanbul and I'm from Zeytinburnu !'' Olivium diyor bir de Beşiktaş . ''Beşiktaş mı diyorum ? Forza Beşiktaş .'' ''Burası Beşiktaşlıdır kardeşim herkes Beşiktaşlı '' diyor . Abim benim diyorum hiç tanımadığım ve bir daha ömür boyu belki de rastlamayacağım adama tuvalet sırasında sarılıyorum . Kulağına eğilip haftaya Fenerbahçe ile ilgili bir cümle kuruyorum gülüyor, gülüyoruz beraber . Ulan ne güzel yer burası diyerek bizim çocuklara anlatıyorum . Bir kez daha kalkıyor bardaklar bu sefer sadece siyah beyaza !
Cuma akşamı İzmir Çamdibi denilen bir yerdeyim . Bana Beşiktaş'ımı hatırlatan her yeri çok sevmekteyim ...

20 Eylül 2009 Pazar

Bayramlar Küçükken Güzeldi

Bayramlar küçükken güzeldi . Sabah kalkılan bayram namazı sonrası ziyaret edilen akraba mezarlarını hatırlıyorum . Annemin arefe günü aldığı yeni kıyafetleri eve gelince koşaradım giyer babam başta olmak üzere ablam ve ağabeyimin ellerini öperek bayramlaşırdık . Para kaynağı babam olduğundan onun elini başıma götürdüğüm anın anlamı büyüktü . Lunapark beni beklemeliydi . Çarpışan arabalar sabredin derdim . 3-4 günlük bayram tatilini karşılayacak sponsorum sayesinde bir çocuk için anlamı ve tadı büyük şeker , çikolata ve gofret üçlemesini almak için bakkala inerdim . Daha sonra sayısı az akrabalarımızın değeri düşük banknotlarını cebime atarak keyifli anları pekiştirme yoluyla ve kuzen - yeğen oyunlarıyla ilk günü tamamlardık . Bayramlar küçükken güzeldi . Uzak ve para vermeyen akrabalara gitmek hiç istemezdim . Ama küçüğüz ve mecburuz . Unutulmaması gereken ve belki de bayramın bir çocuk için tek kelime ile anlatacak olan torpil , kız kaçıran ve fişeklerden çıkan sesler mahalleliyi korkutmak ve tedirgin etmek üzerine kurulmuştu . Yeni giysilerin kirlenmesi ile annemin bağırması üst üste gelse de cebimdeki paralarla her istediğini alabilmek duygusu her şeye bedeldi . Sabah gazetesinin ezberi bozmasından önce bayram gazetesi diye bir kavram vardı . En özensiz şekilde hazırlanmış ve yazar kadrosu olmayan bir gazete düşünün . Hikayeden hallice işte . Bayramlar küçükken güzeldi . Bunlarla birlikte bayram ekranında en ünlü sanatçılar boy gösterirdi . Televizyonun tek kanal ve tek seçenek olduğu zamanlardan bahsediyorum . Sanatçılar bayram programında 3-4 şarkılarını icra edip giderlerdi . Biz ise misafirlikte olduğumuzdan oturup da zevkini çıkararak asla seyredemezdik . Baloncular , seyyar dönme dolapçılar , seyyar salatalık satıcıları ve elinde tüfekle dolaşanlar için bulunmaz fırsattı bayram . Zira her çocuğun cebi onların çocukları için bayram harçlığı demekti . Bayramlar küçükken güzeldi . Kurban bayramı ise yollar kan içinde olurdu . Her çocuğun alnında bir kan lekesi . Şeker bayramı ise sadece hüzün olurdu diğerine göre daha az tatil olduğundan . Tüm ağızlarda birer şeker . Apartman apartman , ev ev dolaşan küçücük veletler . Bayramlar küçükken güzeldi . Daha az mezar ziyareti , para ve sorumluluk duygusu olmadan bol bol tatil ... Artık büyüdük , el öpme faslı azaldı . Kocamanmışım sanki bir de el öptürüyorum . Elimi cebime soktuğumda o an gözleri parıldayan yeğenlerimin suratlarında kendi çocukluğumu görüyorum . Ulusal gazetelerin hepsi bayram seyran dinlemiyor aynen çıkıyor . Fişeklerin sesi hala kulağımda , mahallede kız kaçıranları gördükçe tüm küçüklere özeniyorum . Uzak akrabalar artık bir cep telefonu yakınlığında . Gitmesek de görmesek de onlar bizim yakınlarımızmış . Televizyon bayram programlarını bırakalı çok olmuş , ceplerimi çikolata ile doldurmak için bayram olmasını beklemiyorum . Eski bayramlar ne güzeldi be diyorum . Babamsız geçirdiğim ilk bayram bu . Babam artık yok . Onun en çok ellerini özlüyorum . Ve ben sanırım büyümekten nefret ediyorum . Bayramlar küçükken güzeldi ...

5 Eylül 2009 Cumartesi

Trabzon - Sümela Manastırı


Cem Yılmaz'ın Trabzon turnesinden çıkardığı malzeme ile bir süre iş yaptığını hatırlıyorum . Bilmem ne camisini sorduğu amcanın aynı soruyu kendisine sorduğunu anlatır durur . Özellikle ordakileri ben fıkra sanıyordum meğerse gerçekmiş ifadesi çok komiğime gitmişti . Gel zaman git zaman bizim de yolumuz o taraflara düştü . Buna benzer bir olay da biz yaşadık . Hatırladıkça hala güleriz .

İki sene önce asker ziyareti sebebiyle Artvin'e gitmek gerekti . Atladık İstanbul'dan uçağa indik Trabzon'da . Oradan karayoluyla yaklaşık 5 saatte Artvin'e geçeceğiz ama gelmişken meşhur Sümela Manastırına uğrayalım istedik . Havalanından çıktık , kiraladığımız aracı teslim alırken bir abimize sorduk ;

- ''Dayı be , taa İstanbul'dan kalktık geldik . Gelmişken de Sümela Manastırını görmek istiyoruz . Çok methini duyduk . Nasıl gideriz acaba biliyor musun ?''

Dayı şöyle bir süzdü bizi , sonra burun kıvırarak Laz fıkralarının gerçek payı olduğunu bizlere bir kez daha hatırlattı ;

- ''Ya boşverin gençler ne gidiyorsunuz . Ben oraya her gün gidiyorum bir bok yok !''

1 Eylül 2009 Salı

Trt Radyo


''Türkiye Futbol Federasyonu tarafından dün düzenlenen Turkcell Süper Lig radyo yayın ihalesi sonuçlandı . Kapalı zarf usulü yapılan ihaleyi kazanan Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT), önümüzdeki üç yıl boyunca Süper Lig maçlarını radyodan yayınlama hakkını elde etti.''

Biraz önce okudum bu haberi . Ne kadar sevinsem azdır . Bizim kuşaktan yaşıtlarımız arasında Trt Radyodan maç dinlemenin keyfine varmayan yoktur sanırım . Pop Müzik dinlediniz , Reksan Reklam sundu , orta alanın kendine bakan çeyreğinin önünden kullanılan serbest atışlar hep bizi gönlümüzden vurmuştur . Haftasonu top peşinde koşmak veya mahalle maçları bile onun yerini dolduramamıştır . Pazar günü saat 14:00 olur , fm bandı ayarlanır ve merkeze dönülerek şimdi İstanbul İnönü Stadı'ndayız sesi beklenir . Cenk Koray abimiz maç skorlarını söyler , alt yazı kovalanır ve el kadar bir makineden medet umulur . Ne güzel günlermiş be ! Engin Gürses bu haftasonu fantezi futbol başlığı altında tam da bu konuyla alakalı bir yazı yazdı . Paylaşmak istedim ...

3 hafta sonra sonunda Lig Tv'de yayını olmayan bır maç günü oldu. Böylece Radyo' dan maç dinleme nostaljısını yaşama ımkanımız doğdu yıne. Gerçı eskı günlerdekı kulağa dayanmış çubuk antenlı küçük cep radyosunun yerını TRT 'nın ınternet sıtesınden Radyo 1 Canlı lınkı aldı ama heyecan yıne had safhadaydı. Özellıkle ılk yarılar boyunca gelen gollerle mıkrofonlarımız Ankara , Eskışehır , Kayserı arasında gıdıp geldı süreklı. Semahat Arslaner her zamankı kendıne has uyutan anlatım tarzı ve Eskışehırspor 'un golunde Burak - Youla arasında karar verme sürecındekı şaşkınlığıyla yıne geçen senekı performansını aratmayacağının sınyallerını verdı. Türkçeyı kullanmada üstat olsalar da her an bır bombaya ımza atma potansıyellı spıkerlerı , maç ambıansını tam aktaran arka seslerı , anlatım klışelerı , devre arası reklamları ve maç sonrası müzık yayınlarıyla futbol kültürünün bu kült unsurunu ne kadar da özlemış olduğumu hıssettım bu gece.

Ve maçlar sona erdığınde kesın kanaat getırdım kı benım bu Fantezı Futbol oyununda kesınlıkle en sevdığım yan , Radyodan maçları takıp edıp canlı canlı gol - gol yememe - sarı kart vb. puanlarını hesaplamak ve spıkerlerın cümlelerınden pozısyonları hayalı olarak kafamda oynatıp asıstlerı keşfetmeye dalmak ...

Türkçe Sözlü Hafif Bati Müzigi dınledınız ...

17 Ağustos 2009 Pazartesi

10 Yıl Önce Bugün


İstanbul'da yaşayanlar Büyükçekmece - Kumburgaz arasındaki Güzelce'yi bilecektir . Orada yakalandım ben depreme . Sabah-akşam sarhoş geçirilen bir yazın tek içilmeyen gecesiydi . Allahtan uyarı mı geldi bilmiyorum , yarım saat önce normal bir şekilde yatmıştım . Ancak kalkmam uzun sürmedi zira deprem izin vermedi . Önce ilk uyanma anı , sonra sallanan eşyalar ve yavaş yavaş azaldığını sandığım nalet deprem . Sonrası kabusun ta kendisi . 25. saniyedeki o sesi ömrüm boyunca unutmayacağım . Allahım allahım allahım diye bağırdığımı hatırlarım . Doğa karşısındaki çaresizliğimizin apaçık meydana çıktığı an yaz hali dolayısıyla bizde kendimizi apaçık dışarı attık . Henüz deprem dedeyi tanımamış ve rihter , artçı , öncü , merkez üssü , parçalı kırılma gibi sonradan alışacağımız kavramlara yabancı olduğumuzdan daha evel depremi yaşayan büyüklerimizden Erzincan ve Dinar eksenli anılar dinledik . Elektrik ve su yok . Her yer karanlık . Sitede herkes dışarıda , eve girme korkusu sarmış her bir tarafımızı . Ağabeyim tatilde hemen ulaştım , bir de çok sevdiğim bir arkadaşımla konuştum . Cep telefonları o dakika itibariyle iptal olmuştu , ben şanslılardandım . Farkında değildik neler yaşandığından , Gölcük , Sakarya , Avcılar , Yalova ve Kocaeli 'ni ertesi gün öğrendik . Evimiz sağlamdı çok şükür ama ya diğerleri ?

Sabaha kadar bekleyip dışarıda uyuduktan sonraki günler tek kelimeyle acı ! İnsan yavaş yavaş idrak ediyor olayın büyüklüğünü . Teyakkuz halleri , artçı depremleri , sabaha kadar zelzele muhabbetleri , gelen ölüm haberleri , gözler yaşararak okunan gazeteler , Veli Göçerler , prefabrikler , Kızılay , dönemin sağlık bakanı , yardımlar , Akut , deprem çantaları , belediyeden kaçak ruhsat verenler , panikler , korkular , avizeye bakınmalar ve daha neler neler ... Evet ; acı en doğru kelime ... Sadece acı ! Diğeri 12 Kasım'da Taksim otobüsünde yakaladı ama ilki kadar etkili asla olamadı . Zaten o deprem ilkti ve ilkler asla unutulmazdı . Onbinlerce ölü , göçük altında kalanlar ve evini kaybedenler ... Suçlu yok veya suçlu oldukça çok ... İnsanoğlu ! Suçlu doğaya kafa tutmaya çalışan insanoğlu ! Denizi dolduran , tuğladan çalan , rüşvetle ruhsat , kat , alan , izin veren , tehlikenin farkında olmayan , ülkenin deprem kuşağında olduğu öğretilmeyen tüm insanoğulları suçlu . Bu ülkede yaşamak suçun en büyüğü . Artık suçlu ayağa kalk deseler , dizler yerde ... Çöktü bir kere ...

Bir daha yaşanmaması ve her türlü önlem alınması için dua etmekten başka çaremiz yok sanırım . Ölenlerin mekanı cennet olsun ve tüm milletimize Allah bu ülkede yaşarken sabır versin ...

16 Ağustos 2009 Pazar

Fantezi Futbolun Başlangıç Hadisesi


Fantezi Futbol denilen basit iki kelime . Lakin hakkında konuş derseniz sabaha kadar esir ederim alayınızı . Benim kişisel sevdam eskilere dayanıyor . Eskiler dediysem abartmayayım , topu topu 15 sene işte . Önceleri mahallede adımla arkadaş alırdık , taş üstünden geçen topu gol olarak geçerli sayardık . Sonraları ise babamızın eve bağlayıcı etkisi eşittir bilgisayar hadisesi !

Başlangıç ; 80'li yıllarda dünyaya gelmiş olan her romantik çocuk futbolsever gibi Championship Manager (ya da Football Manager) ile start aldı diye düşünüyorum . Oyundaki tadına doyulmaz menejerlik karizması 30 yaşına merhaba diyen bu bünyeden hala firar etmiş değil . Joost Broerse diye bir sol bek bazen aklıma geliyorsa ya da Kenedy Bakircioglu 'nun adını neden hala duyamadık sorusu zihnimi kurcalıyorsa kendi adıma güzel bir çocukluk geçirdiğimi söyleyebilirim . Sensible Soccer 'da takımına Viola'yı transfer eden her ufaklıkla , CM 'de Fiorentina ile Şampiyonlar Ligi kupasını kaldıran her arkadaşımla ya da wonder kid ile doldurulmuş short listi için harcanan saatlere aldırmayan tüm insanları yakın görürüm kendime . Stadı büyütmekti olay belki de , yenilen oyuncularının sırtını sıvazlamaktı maç sonu ya da kimbilir . Ama editör ile oynamadan ve her büyük maç öncesi save as yapmadan dürüstçe . Ebeveynlerin gelip artık okuluna git demesidir , anlamamalarıdır saatlerce sağ elde bir mause ile boş ekrana bakma güzelliğini , saat kurup oyun için kalkmaktır sabah erkenden , 920 asist 670 gol attırmaktır 2067 'de altyapıdan çıkan Raul Monzalez'e ! Dedim ya esir alırım konuştukça konuşurum fantezi futbolun doğumu ile alakalı . Elbette o zamanlar bilmiyorduk bu kavramı ve ruhunda menejerlik olgusu oluşarak büyüyen bir kuşak olarak dünyanın kirlenmesine aldırmadan bir yerlere savrulduk . Kimimiz yazar oldu , gazeteci , avukat veya doktor . Kimimiz blog sahibi , yorumcu veya yönetici oldu . Bazılarımız ise eş dost arasında anlatılan tatlı bir muhabbetle yetindi . Ama futbola aşkımız hiç değişmedi . Tribünlerde veya televizyon başında yerini alanlar , farklı renklere gönül verenler , saha içindeki oyunculara müdahele etme isteğimizi öldürmedi . 70 milyon teknik direktörün bir kısmı amatör sevdalarını bilgisayar başında yaşattı . Takım aldı , transfer oldu , kulübüne kupa kazandırdı . Ve tüm bunlarla birlikte fantezi futbol kavramı zihinlerde yerini aldı .

2005 yılıydı ilk hatırladığım . Ntv Fantezi Futbol ile tanıştım . Her hafta sanki gerçekten teknik direktörmüşüm gibi oyuncu aradım , aldım ve çıkardım . Türkiye Ligi kazan ben kepçe 40 milyonu aşmadan 11 kişi seçmeye çalıştım . Yeri geldi asistim verilmedi , golüm geçersiz sayıldı , yeri geldi asist kavramı üzerine saatlerce düşünceler gelişti . Tek başına olunca çıkmayan zevk rekabet duygusu ile pekişerek tadından yenmez hale geldi . Arkadaş arasında puan hesaplamaları , o oyuncuyu nereden buldun soruları ve her Cuma günü yaşanılan heyecanlar bir güzelliği müjdeledi . Fantezi Futbol hadisesi artık kanımıza işlemişti . Öncesi 10 küsür ama oyun adına iki senelik tecrübeyi kullanma vakti gelmişti . Tanıdık dostlarla toplandık , planladık ve bir site oluşturduk . Adına da Büyük Fantezi Futbol Kapışması dedik . Kısaca BFFK ! Herkes bir ödül vaad etti sene sonunda aramızdan başarılı olanlara verilmek üzere . Yazılar yazdık , oturup beraberce aldığımız oyuncuları ekrandan izledik ve bazen rakip takımı dahi destekledik . Lütfen kınamayın beni ama kapalıdan gol yediğimize üzülmediğim anları düşünürüm bazen . Üst sıradaki arkadaşımın kadrosundaki İbrahim Toraman'ı bildiğimden . Amaç futbolcudan kazanmaktı ve bu altyapısı CM olan büyük çocuklar için oyuncaktı . Çocuk oyuncağı ! Holosko'yu Manisa'nın dış saha maçlarında kadroya almak , Ivankov'un penaltı atmasını ummak ve Kratochvil 'in takımının gol yememesi için dualara sığınmak hafta sonlarına anlam katmaya yetmişti . Kinder süpriz yumurtanın kutusunu kullanarak yaptığımız büyük çekiliş ile ödülleri dağıttık ve sıcak top , şanslı ödül cümleleriyle hediyelerimizi başarılı olan arkadaşlarımıza verdik . İkinci senemizde tasarımı ve oynama kolaylığı sayesinde Lig Tv kalbimizi çaldı . 10 kişilik ilk ekibimize 3 kişi daha eklenmişti . Yine yeni bir site açıldı , yine yazılar yazıldı ve hep beraber toplanıp üzerine muhabbet baldan tatlıdır ispatlandı . İşinden gücünden olan , Perşembe akşamı uykusuz kalan , sakat ve cezalı listesine göz atmayan kalmadı . Olay daha profosyonel ele alınınca ve emek gerçekten değerini bulunca Türkiye 1.si bile olunabiliyormuş bunu anlamak zor olmadı . Her güzel şeyin sonu Beşiktaş'ın şampiyonluğu ile gelince mutlu sonun kelime anlamı bünyeye yapıştı . Böylece yaz geldi ve oyun güzel bitti .

2009 - 2010 sezonu geçen hafta başladı . Ohh ! Benim için ''Sensiz geçen günlerin ben .....'' tezahüratı ne kadar çok Beşiktaş hasreti ile alakalıysa bir parça da fantezi futbol ile ilgilidir . Hafta sonları kadromdaki oyuncularımı takip etmek , aldığım kaptanımın attığı gol veya rakibim oyuncusunun gol yemesinin ötesi yok . Kan fıkır fıkır , heyecan üst seviyede . Ha unutmadan söyleyeyim , gitgide profosyenelleştik . 3. senemizde 15 kişi daha ekledik portföye . Artık dolu dolu 28 kişiyiz . Lig Tv son güne bırakmasa yeni sezon güncellemesini otuzu rahatça aşacaktık . Yine yeni bir site açmak farz oldu ve hediyeler bu defa bayağı çoğaldı . Her hafta yazılan yazı , yapılan analiz ve girilen sonuçlarla birlikte artan sorumluluğumuz düşündürmüyor , aksine hoşumuza bile gidiyor . Ülkede fantezi futbol konusunda referans alınacak kadar arşiv konumuz , yazımız ve analizlerimiz mevcut . Tüm oyun ile ilgili siteler ile temas halindeyiz . Madem yetenekliyiz ödül veren 4 sitede daha kadromuzu oluşturmaktayız . Böylece övünmek gibi olacaksa olsun konuya oldukça hakimiz . Hatta planlar dahilinde referans bir site kurup tüm düşündüklerimizi gerçekleştirmek var. Ancak zamanla alakalı sıkıntılar sözkonusu . Kimbilir belki de bir güzellik yapan arkadaşımız çıkar aramızdan . Ölümlü dünya ; heves baki kaldıkça dibini görmeyenin kaptanı kırmızı kart görsün !

Fantezi Futbol böyle bir şey işte benim nazarımda . Anlattıkça anlatası geliyor insanın . Başınızı ağrıtmadan kaçıyorum diyorum ama konuyla ilgisi olanın es geçmeyeceğini de tahmin ediyorum . Kaçtığım yer , ikinci adresim Lig Tv Fantezi Futbol sayfası . Bakınıyorum gözden kaçırdığım futbolcu mevcut mudur yoksa en verimli kadromu kurmuşmuyum bu hafta ! Bakalım ... Tüm futbol seven dostlara , CM 'den yolu geçen arkadaşlara ve fantezi futbol sevdalılarına selamlarımla ...

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Sakallı Ülker Amca


Sene 1998 .
ÖSS denilen eziyet için hazırlanmışım , sınav günü gelmiş çatmış .
Sınava gireceğim yer Fatih - Çarşamba .
Bense bildiğiniz hafta sonuyum ; saçlar uzun , altta şort üstte The Doors tişörtü .
Sınav öncesi zaruridir kafa açıcı , zihin yoklayıcı tatlı şeyler edinmek .
Bu görev ışığında girdim semt bakkaliyesine bir baktım heryer Ülker !
Sanki Ülker toptan bayisi gibi .
Bu markanın başrol oynadığı ilk hatıram ...
Su istiyorum bir de şekerleme gibi bişeyler ... Öncelikle merhaba diyerek .
Sakalı âlâ amcamız ilk defa aleyküm selam cevabı vermeyince bozulmuş olacak ki ...
Süzdükten sonra ön yargı süzgeçinden .
Ne istesem yok diyor .
Gözümün önündeki çikolatalar nasıl oluyor da yok oluyor ?
Kalkık iki kaş karşımda , içinden fesupanallah yanına git kelimesini de ekliyor .
Tövbe tövbe diyoruz karşılıklı sakallı amcamla içimizden ...
İnsanlık ölmüş lan mırıltısı ile çıkıyorum dükkandan .
Çıkmamla önümden geçen peçeli cariyeler ve öndeki tesbihi husyelerimden büyük amcamı görüp destur çekmem bir oluyor ...
Haydi bismillah !
Kılık kıyafet inkılabı henüz gelmemiş buraya , nerdeyim ben lan diyorum ...
Sahne ışıkları üstümde , bakışlar beni süzmekte ...
Kaçıyorum ...
Kendi çapında modern olan başı açık anam ve bayram namazı kaçırmayan babamın yanına ...
Geçiyorum sınava .
Aşağıdakilerden hangisi yukarıdadır sorularına ...
Aklımda sakallı Ülker amca ...
Her işaretlediğim kutucuk sonrası susayan dudaklarım ...
Açılmayan zihnim ve acıkan karnım ...
Elbette Ülker'in sonuçla alakası yok ama sakal bıraksaydım kazanır mıydım lan acaba ?
Tesbih çeksem arkamda dört-beş karıyla , Fatih - Çarşamba'da ?
Bir sonraki sene kazandım sınavı .
İstanbul Üniversitesi besledi anılarımı .
Ama ya sakallı Ülker amca neler yapıyordur şimdi ... ?
Ya da Galatasaray'a 27 , Fenerbahçe'ye 30 milyon dolar verdiği söylenen ...
Hediye ettiği oyuncuya kâr koyarak bize satan ...
Yeşil sermayenin dolar kısmından bize el sallayan ...
Sevgili Ülker ne düşünüyordur şu an acaba ?
Sponsorluk anlaşmasından ziyade gönülleri mesut etmesi gerekmez mi bir kurumun ?
Çifte standart yaratmak ya da sözleşmedeki şartları yerine getirmemek suç değil mi bu ülkede ?
Basketbol takımına verdiğin kuru destekle ve üç büyükleri ayırmakla ne geçer eline ?
Neden sırt tarafı boş Beşiktaş'ın ? Sakın sırt çevirmiş olmayasın ?
Çifte kupa ve şampiyonlar ligi fırsatından inşallah bir kuruş kazanamayasın ...
Çocukluğumdaki sakallı amcadan bir farkın var mı diyorum ...
Cevabı sizlere bırakıyorum ...

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Marmaris ...

Marmaris …
İngiliz ve İskoçlular’ın ikinci adresi (ymiş) …
Vücudunda dövme yaptırmayanı adamdan saymıyorlar sanki …
Kadınlar beline , erkekler göğsüne …
Bu kadar güzel gözlü insan zor bir araya gelir …
Ve elbette şaşırdım ki ''şişkoluk'' …
Obezite ya da ne derseniz deyin …
Balık eti , dolgun , toplu demiyorum yanlış anlaşılmasın …
Şişko diyorum … Daha da ağırını buraya yazamıyorum …
Gördüğüm turistlerin %80’i tuvaletle sorunları olanlar …
Kalanları ise zaten anlatmaya kelimeler yetmez !
İrlanda ve Galler’den gelenler de olsa adaya dönecek burası .
Anfield Bar , Glasgow Rangers ve Red Devil’s (Manchester) …
Bunlar merkezde yer alan ve kulüplere özel bar & restaurantlar .
Beşiktaş , Fenerbahçe ve Galatasaray tişörtlü yağız gençlerimiz de dolanmıyor değil .
Tüm Marmaris tertemiz , sokaklarda bir çöp bile görmedim .
Şortlu polisler var burada .
Ortaköy’deki gibi milleti içeriye davet eden ağabeyler çok .
Konuştuğum kişiler en dolu sezonlardan birini yaşadıklarını söylediler .
Türk yok dersem abartmış olmam .
Sanırım bu yüzden gittiğimiz her yerde özel bir ihtimam gördük .
Tekne turu , aquapark , restaurant ve otellerde indirimli hizmetle karşılaştık .
Önce vatandaşıma diyen herkese teşekkürler …
Gece hayatı idare eder .
Ortada ve bar üstünde bir sürü uzun boylu kız .
Kötü figürlerle bizimkiler davet ediyor onları .
Who is fucking Alice türküsü bıkmadan buralarda söyleniyor …
Aynı şekilde hala Macerana . Ulan ne Macerana’ymış be !
Michael Jackson’un ölmesi burada megastarın yıldızını parlatmış .
Fona Dangeorus koyan Moonwalker olmuş , beyaz çoraplarıyla pistte .
Yanımda malum şahsiyet olduğundan memur zihniyeti hasıl oldu .
Gece 12 oldu mu uyku .
Bunu 10 sene önce söyleseler bir tarafımla gülerdim .
Değişmeyen tek şey değişim . Çok klişe oldu bu da lan .
Steak House çılgınlığını es geçmeyeyim .
Her taraf İngiliz damak tadına hizmet ediyor .
Şehir suyunda deniz suyu var . Sabun köpürmüyor .
Havuzdaki fazla klordan bir akşam gözlerimi açamadığım oldu .
Çay içecek yer bulduk , tatilin en güzel hadisesi tamamlandı .
Hadise demişken … :)

15 Temmuz Çarşamba 2009

Uykusuz

Yaz mevsiminin sıcakları kavurmaya başladığı zamanlarda Cuma akşamları herkesin tatile gittiğini geçen hafta İstanbul’dan 4 saatte çıkarak anlayan bünyem , uzun yolculuk yaptığım otobüslerde neden bir türlü uyuyamadığımı henüz çözebilmiş değil . Şoförün gaz pedalına dokunmasıyla uykuya dalan insanlardan hiç olamadım ya da ‘’Koydum kafayı İstanbul’da bir kalktım ; ahanda İzmir‘’ cümlesi hiç sarfetmedi dudaklarım . Bu yüzden laptop (iki yedek pilli) , müzik dinlenecek full şarjlı telefon ve okunası mizah dergileri & günlük gazete tayfası bagajda değil yanımda olacak şeyler olarak yerlerini alırlar . Hatta Uykusuz dergisi okuyan bir uykusuz görürseniz işte o benim ! Hiç mi uyumuyorum , elbette içimin geçtiği oluyor ama nafile . Susurluk ayranını yeni uyanmış bir insan olarak dikmedim kafaya ya da tuvalet molası sesiyle yanımdakine nerdeyiz soru işaretini yapıştırmadım . Yol seyrediyorum genellikle , çayır , çimen , bozkır , step by step . Kitap okuma alışkanlığımı Çocuk Kalbi kitabıyla son erdirmemden pişmanlık duyduğum oluyor . Saatler bir türlü geçmezken yıllar bir anda bitiyor diyen Teoman’a hak veriyorum .

Şu an Marmaris’ten çıktım yola İzmir Otogar’ındayım . Gavur İzmir’imin yanan bir tarafları gibi sıcacık buralar . Bu yazıyı okuyan ve yanımda hiç durmadan konuşan sevdiceğim ‘’Yalan … Okuru kandırıyorsun . Yorum yazacağım ve horul horul uyuduğunu anlatacağım’’ dedi . İnanmayın ! Yolculuğumun sonu soğuğu ile meşhur ayaz Çanakkale . Bozcaada , Asos ve bilmem nere … Haydi rastgele .

16 Temmuz Perşembe 2009

26 Haziran 2009 Cuma

Maykıl Ceksın ...

Bu sabah hayatımın bir parçası daha yok oldu ...
Çocukluğumun SİYAH , gençliğimin BEYAZ efsanesi ...
Thriller , Beat It ve Billie Jean ...
Ağabeyi ve ablası olanlar beni daha iyi anlıyorlar şu an ...
Dünyadaki en güzel şarkı başlangıcıdır ; Billie Jean ...
Biz beyaz çorap giysek kıro derler , hiç çıkarmadı onları bu aymaz :)
Kliplerini film yönetmenlerine yaptıran adam ...
Liberian Girl , Smooth Criminal ve Who Is It ...
- Burada ne dediğini bir anlasam ...
- Who Is It diyor ...
- Hadi ya ...
Blue Jean yapıştırmalarım artık öksüz kaldı ...
Moonwalk yapıyordur şu an meleklerle birlikte ...
- Maykıl da gitti be koçum başımız saolsun (Biraz önce cep telefonuma düşen mesaj)
You Rock My World ile ölmediğini gösterdi bence ...
Popun kralı ve idolü ama ölü :(
Bad , The Way You Make Me Feel ve Dirty Diana ...
Maykıl Ceksın öle ceksın dedik yıllarca be ...
Thriller'in klibini sehpa , komidin , masa ve sandalye takımıyla birlikte yüzlerce kez çekmiş biriyim ben ...

Buraya birşeyler yazmam gerektiğini anladığım an Black or White şarkısı geldi aklıma hemen . Siyah - Beyaz & Ölüm - Yaşam ... Ayrıca klip sonundaki melez kızın kamera aşağıya inmeden giydiği şeyin straplez olduğunu anlasak da anlamasak da ...
İnönü konseri ve Ahmet San diyorum , anlayan anladı ...
O şimdi Neverland'de ...

- Kimleri dinliyorsun ?
- Michael Jackson , Madonna , A-ha vs ...
Ağabeyimin dans kralı olduğu yarışma vardı eskiden . Moonwalk yapıp büyülemişti herkesi . Şimdi ise daha dün ikinci kızı dünyaya geldi . Tüm çocukluğuna damga vuran adam gidiyor , yeni bir çocuğu dünyaya geliyor . Hayat ne garip !
Maykıl yana kaykıl ...
Remember the Time , Dangerous , Heal the World ve Jam ...
Gittikçe beyazlaması üzerine ne konuşulursa konuşulsun , hastalığı vardı ve de siyah bir çocukken başına gelenleri tahmin ediyoruz . Mtv 'nin klip olarak ilk gösterdiği zenci adam desem size ...
- Elvis'in kızını aldı lan ...
- Doğacak çocuğu düşün sen ...
Başımız sağolsun gitti maykıl yandan kaykıldık ... (Biraz önce telefonuma düşen ikinci mesaj)
Çok naifti be ...

- Abi müzikal yapalım mı ?
- Ne müzikali lan ?
- Sene sonu herkes bir tiyatro , etkinlik veya gösteri yapıyor ... Biz de Michael Jackson'un We Are The World şarkısını yapalım . Böyle elele falan tutuşsak diyorum final sahnesinde ...
- İbino musun lan sen ... (Lise zamanı)
Acaba Heal The World olmasın o şarkı tam hatırlayamadım be ...

heal the world
make it a better place
for you and for me and the entire human race ...
50 yaşında erken öldü diyene , 35 yaşına kadar önümüzdeki yüzyıllara damga vuruyordu demek isterim ...
Lan ne oluyor yaşlanıyor muyum ne ? Michael Jackson bile öldü be ... Rıdvan Şimşek 'i aldığımızı duyunca isim babası aklıma geldi . Sonra da yaşım , başım , saçlarım ... Yakında Feyyaz veya Sergen isimli futbolcular gördüğümde daha da üzüleceğim ve senelerin hızla geçtiğine şahit olacağım . Bu arada Rıdvan Şimşek ile Michael Jackson 'ı aynı cümlede ilk kullanan insan olarak şu an tarihe geçtim ...

- Sabahtan gördüm seni çok BEYAZ geldin bana ...
Müslüman oldu demişlerdi ne oldu o mesele ?
Küçükken ne şehir efsaneleri duyardık , sanki görmüşüz gibi de paylaşırdık . Yok bunun bir evi varmış kendini donduracakmış otuz sene sonra tekrar çözülecekmiş , yok bir makinası varmış oraya bir girip 10 sene gençleşiyormuş ... muş muş da muş muş .. Yok doğma büyüme Muşluymuş !
Black or White , Scream ve They Don't Care About Us ...
Siz kimle konuştuğunuzu zannediyorsunuz , Moonwalker bilgisayar oyununu bilirim ben ... Sega mı neydi o alet ? Hatta bir de filmi vardı kısacık ...
Tan gazetesi Sakallı bebeği de yalanlarsa çocukluğumun masumiyetine inanamayacağım ...
Bildiğim kadarıyla rekor kıran Thriller albümünün satışına yaklaşan dahi yok , klip olarak hala gelmiş geçmiş en iyi klip olarak biliniyor ve hatta şu andaki şarkıcılar o kilpten bir sürü kareografi , figüran , hareket ve dekor kullanıyorlar diye görüyorum .
Guiness'e girdiği kadar evine girmemiştir bu adam ...
George Micheal kim lan Michael Jackson varken !

Ecibici vockey diyen binlerce kişi tanıyorum ben ...
Eminim bizim tribünden Michael Jackson ve Black or White üzerine bir pankart açılırdı sezon devam ediyor olsaydı .
Yaşı 30 olan herkesin içi biraz buruk bu sabah ...
Şimdi ağabeyimle konuştum da artık kafa üzerinde dönmeyeceğim dedi ...
Gitgide azalıyor çocukluk kahramanlarım ve bu benim canımı sıkıyor ... Esasında herşey Barış Manço'nun ölümüyle başladı ve bir daha hiçbirşey asla eskisi gibi olmadı ...

14 Haziran 2009 Pazar

Öğrenci S.... Sınavı ...


Hem ÖYS 'yi hem de ÖSS 'yi görmüş şanslı(!) kişilerdenim . Baktılar bu çocuk bu sistemle başarılı olamayacak ertesi sene tek sınava indirdiler ancak sınav kağıtlarını da çaldırmayı ihmal etmediler . İlkine Fatih-Çarşamba 'da girmiştim . Saçlar bele kadar o zamanlar . Ama semt hazır değil henüz buna ve bana . Su ve çikolata alacaktım zihin açılsın babında ama esnafın baştan aşağıya süzmesi ve allahın bir süzmesi olması sebebiyle elim boş çıkmış bulundum bakkal dükkanından . Zihin açılmayınca ilk sene fiyasko . Sınavdan sonra gece Ortaköy 'de sabahlayacaktık ki ; sınav sırasında aklımda kalan yegane şey bu . İkinci sene daha bir azimli olarak ve okulu bitirmenin verdiği rahatlama ile çalıştım , başardım ve bulunduğum şehiri kazanma ile serüven sonuçlandı . İmtihan sırası klakson seslerini hatırlarım bir de dizimin sığmadığı ilkokul sıralarını . Ancak hiç bir şey engel değil günü gününe çalışan öğrenciye dermişim . Sınav sonrası hayatımın en güzel zamanlarına denk gelir ki o rahatlamayı şu an bu satırları okuyanlar hissedecektir . Sonrası bekleyiş , kazandığını haber alma , buna kaderin isyanı ve büyük Marmara depremi ! Ekim ayıyla birlikte her kız ile yatacağımızı , süper ortamlara akacağımızı ve istediğin derse girip istemediğin dersin ortasında çıkma ukalalığı göstereceğimizi sandığımız hayal kırıklığının başkenti ; İstanbul Üniversitesi ! Zil sesinin olmaması dışında liseden farkını bulana büyük ödül vereceğim . Kantini benim evimden küçük , ortamı Anadolu şehrinin işlek caddesi mütevaziliğinde ve hocalarıyla , dersleriyle soğuk bir betonarme işte . Diploma ver de askere az gidelimden başka birşey değil . Ha daha rahatsın ve serbest kıyafetsin o ayrı . Ama yaz okulu vardı mesela benim dönemimde ki başa bela . Bir de fotokopi parasıyla araba alırdım lan !

Tüm bunları söyleme sebebim bugün üniversite sınavına girip de kazanacağını düşünenlerin ilk tanışma anında çarpılmamaları için . Beklemeyin çok şey . Liseden hallice ve öğrenciliğinizin son evresi işte . Sizi 3 saatlik sınava tabi tutup bu hayat memat meselesidir diye kastıranlar düşünsün . Siz düşünmeyin . Tatil yapın gezin dolaşın . Boşverin . Tüm öğrencilere Allah gönlüne göre versin .

Not : ÖSYM g.tümü ye !

28 Mayıs 2009 Perşembe

Son Maç ...


Yine nasip olmadı son şampiyonluk maçına İnönü 'de çıkmak . 100. yılda Samsun ile bitmişti , bu sene Denizli ile . Deplasman ! Sezon başı fikstürü elime aldığımda yaptığım şey (sanırım herkes gibi) 34. haftanın son maçının deplasmanda olup olmadığıdır . Kendimi bildim bileli böyledir bu . Eğer ki kendi sahamızda bitiriyorsak sezonu bir mutluluk kaplar içimi o anlık . Şampiyonluğu kutlayacakmışız gibi sanki . Son maçları analiz ederim , onu yensek , bundan 3 puan alsak gibi . Tarihe bir baktım da yazmıyormuş zaten İnönü Stadı 'nda şampiyon olup kutladığımız bir maç . İstisnası 66-67 sezonu ile 91-92 sezonu . 66 yıllarında planlar arasında mıydım bilmiyorum ama şanslıyım ki ; Sarıyer 'i 1-0 yenip şampiyon olduğumuz son maçta İnönü Stadın 'daydım . Ufağım hayal meyal hatırlıyorum . Eski açıktaydım ve gol yeni açık tarafına atılmıştı . Yine o zamanların modası son dakikalardaydı ve Şenol atmıştı 87 'de falan . Oley oley oley şampiyon Beşiktaş tezahüratını hiç unutmadım . Bir de her yerin bayraklarla donatıldığını . Gelin gibi süslemek tabiri vardı o zamanlar stadı , semti ve sokakları . Neyse , kaderci bir takımın aynı inanışa sahip taraftarlarıyız biz . Denk gelmez işte sevinç , coşku , cümbüş , kutlama son maça . O bile noksan . Yapacak bir şey yok . Ulan Beşiktaş ... Sen varya sen , nereden sevdim seni ben anlamıyorum ki !

12 Mayıs 2009 Salı

Annem Fenerlidir Benim ...

Akraba sayısı az olan şanslı insanlardanım . Küçükken bayram ziyaretlerini yarım güne sığdırıp kalan zamanımı kız kaçıran ve torpil ile doldururdum . Sülalenin en büyüğü bizimkiler olduğundan çok fazla el öpmek için dolaşmışlığım da olmadı . Babamın ve annemin ebeveylerini göremediğim gibi amca lafını bakkala , manava bahşetmek zorunda kalmıştım . Annemin ablasına yokluktan anneanne derdim . Sitenin açılışında gördüğünüz ve sırtındaki polis yarası ile tanıştırdığım kuzenim gerçek kuzenim değil zaten . Kuzenimin çocuğu gibi birşey ! Aman çok uzadı . Asıl mesele soyadımın çevresinde toplanan bu güruhun Beşiktaş 'a gönül vermesidir . Sülalemin hepsi Beşiktaşlı derler ya , hah işte ben de onlardanım . Teyzeler , dayılar , enişteler Küçükyalı 'da oturmaktalar . Her büyük maçta mahalleyi inleten bir eniştem vardır . Klakson , zurna , korna , müzikle . 80 'li yıllarda çArşının kuruluşu sırasında tribün emekçisi olmuş , deplasman , kapalı farketmemiş kazan , Alen vazgeçmemiş , geceden beni de stada sürükleyip Beşiktaş 'ın ne demek olduğunu açıklamıştır . Benim üzerimde emeği çoktur . Teyzemden izin alıp , çocukları yatırıp ertesi günkü maça giden bir adamdır eniştem . Şimdi yeni açıkta ama semtte abiler her gördüğünde hürmet ederler . En ilginç özelliği ise alışkanlık işte , hala maça 3 saat önceden gider ! Oğlu ile 2000 senesinden beri tribündeki yerimizi alırız yanyana kombine yoluyla . Hani sahte kuzenim olan ! Dayım evlendikten sonra Beşktaş sevdasını evden sürdürmeye karar vermiş ama futbolcusunu , rengini , adını zikrettiğimizde bile gözleri parlayan bir ağabeyimizdir . Deplasman maceraları ve kavga mevzuları hala hafızamdadır . Sülaledeki ender gerçek akrabalarımdan olan öz dayım ise Almanya 'da ikamet edip ara sıra Gazhane tarafından yeni açığa nasıl bir gün önceden girdiğini anlatır geldiğinde buralara . Hatta geçen hafta koyalım artık be diye mail attı koskoca adam . İhtilal zamanında ülkeyi terketmek zorunda kaldığını ve Uğur Mumcu ile Bülent Ecevit 'in en yakın arkadaşı olduğunu duymuştum annemden . Sonra izin verildi de onu Nevizade 'de rakı keyfi yaşattım ülkesinde . Neyse ; gelelim bizim aileye . Babadan rengimizi belli ettik . Ağbeyim de aldı payını . Ama o da ne ? Aile içinde ihanet peşinde olanlar var . Kim mi , elbette kadınlar . Ablam Fenerbahçeli idi Metin Tekin parlayana kadar . Sonra bir baktık şampiyonluk kutlamalarında en önde bayraklarla ablam . O da bizim safha geçince tek kişi kaldı . Annem ...

Annem Fenerlidir benim . Bir anne ne kadar Fenerli olabilirse o kadar Fenerlidir annem . Maç seyretmişliği yoktur , takip mesafesi sınırlıdır . Maç sırasında ulusal kanal skoru sağ üstten vermese onu da bilmez . İlk 11 desem bakar kalır , anlamaz . Ama Fenerlidir işte . Metin Oktay 'ı seyretmek için ailenin büyüklerinden biri ile tribünde yerini de almıştır , Lefter , Can Bartu zamanını da yaşamıştır . Tüm yaşamı boyunca 4 Beşiktaşlı ile geçirmiş biri olarak asla yalnız değildir ya da ben onu o şekilde düşünmemişimdir . o öylesine Fenerlidir , o annedir . Ne kadar Fenerli olabilirki . Beşiktaş maçına yolcu eder beni . Dua et derim her veda sahnesinde , sevgiliye gidişte . Esirgemez , gücenmez , eder bilirim . Beşiktaş 'ın her rakibi ayrıca onun da rakibidir . O beni , ben Beşiktaş 'ı . Sevgi zincirleme devam eder . Üzgün gelirim eve maç sonu ya da bir sonraki gün görür beni mağlubiyetle kapanan bir akşamdan sonra . Teselli eder kendince . Kötü mü oynadılar oğlum diye sorar elinden geldiğince . Seyretmiştir maç sonrasını eğer yenilmişsek . Suçlu ararız beraber . Ben isyan ederim , o beni düşünür . Annem Fenerlidir benim hem de yıllardır bu kadar çok Beşiktaşlı 'nın yanında kalabilmişken . Fenerbahçe maçlarında işler biraz değişir . Önce yukarıda anlattığım eniştemin karısı annemi taciz telefonlarına başlar . Dua et bize babında . Annem o telefonlarla anlamıştır yıllardır haftasonu derbi olduğunu . Hadi lan ordan der teyzeme buradan söyleyemeyeceğim tabirlerle . Taciz bitmez . Müziğin sesini açarım sonuna kadar tüm ev duyar . Beşiktaş marşları ve tezahüratları elbette . Küfürlü olanları kapsama alanı içindeyse biraz kısılır , kabul edilebilir kısmı ise bastırılarak bağırılır . Mırıldanır ve görüşürüz der geçer gider . Büyük gün gelir , oğul evden çıkmak üzereyken annesi sorar yıllardır hep aynı şekilde :

- Ne olur oğlum maç ?
- Bilezik gibi geçireceğiz be anne ...
- Hahahaha ...
- Kusura bakma be anne ama öyle , dua et sen bize ...
- Beddua ettirme hadi git , aman kendine dikkat et .

Bu diyalog ben kendimi bildiğimden beri böyledir . Bilezik lafı artık küfür değildir bu ailede , ana-oğul arasında keyifli bir atışmadır sadece . Yenilip geldiğimde dalga geçmek yerine teselli etmeyi seçer . Daha bilezik lafının karşılığını görmemişimdir . Ancak ben değişmem hep aynısını söylerim karşıdan kontra gelmez nasıl olsa. Annem Fenerlidir benim işte . Bir anne ne kadar Fenerli olabilirse . Yarın akşam yine dejavu yaşayacağız biz . Sabah evden çıkarken annne dua et diyeceğim , o an anlayacak akşama maç olduğunu ya da şimdiden teyzem bir yoklama çekmiştir . Ulusal kanal verse de seyretmeyecektir biliyorum , dayanamaz . Ama maç başlamadan bilezik gibi diyeceğim anne geçireceğiz . Gülecek , bir anne nasıl küfür ederse o kadar edecek oğluna . Maç sona erecek yeneceğiz ya da son altısında olduğu gibi hüzün . Suratım beş karışsa annem teselli edecek , eve neşe içinde gelirsem hadi lan ordan diyecek . Sülalede ve bu gönülde tektir . Annem Fenerlidir benim . Bir anne ne kadar Fenerli olabilirse ... Ve sırf bu yüzden Fenerbahçe 'yi bile seviyorum ben ...